iddaaaa.....ediyorum biz yapardık!!!!!
İdda ediyorum Suveyş kanalını biz yapardık
Petrollerin üzerine yatardık
Amerikayı keşfedip üzerini bir kalemle siler yerleşirdik,
Kızıl derililerle visky karşılığında ticaret yapar
Boncuk verir at alırdık
Kahveyi tanıtmayıp aynı zamanda güney Amerikada,
kahveyi yetiştirip dünyaya pazarlardık
Chikitanın için de yüzerdik
Güneş batmayan bir İmparatorluğumuz olurdu
Kadınlarımız kraliçe olur ülke yönetirdi
dinimizi kılıçsız yayardık,sevgiyle
Fransızlar gibi modada bir numara olurduk,
kibrimizden her yemeği ayrı sosla yerdik
Yahudiler gibi zengin olurduk,onlar gibi dünyaya yayılıp
Ülkesiz yani (Heimatlos) olurduk
Çinliler gibi taoculuk yapıp bir milyar olurduk
Kazakistana üst yapar aya çıkardık
Amerikayla yarışırdık kim evvel Mars'a gidecek diye
Ülkemizdeki suçluları toplardık onları Okyanusyaya atardık
Almanyadaki gibi kaymak gibi oto yollarımız olurdu
Sonrada dünyadaki sanayinin altın çağını yaşardık
Ülkemiz yerle bir olsa dahi
İpek yolunu kaldırıp buharlı gemiyle gezerdik
Bizim yazdığımız kitapları kaçırır bilgi çağını yaşardık
İbni sina hastalıkların küçük canlılardan oluştuğunu
Söylemekle kalmaz Mikroskoptan bakardı
İsveçliler gibi balina avlar margarin yapardık
Başka milletleri uyutup yoğurdu kefiri biz yapmaz
Başkasından alıp dünyaya tanıtır zengin olurduk danaone gibi
İngilizlerin tarafına geçer konakçı olarak yaşardık
Afrikadaki ülkeleri paylaşır cahil halkına
Misyonerlerle sevgi götürürdük
İneklere saygı duyar ayurveda yapar vegetaryan olurduk
Bir milyar kişiyi doyururduk
Yirmibin köy ağasını keser eşitlik sağlardık
Başka ülkelere nifak sokar
Onların gelişmesini durdururduk
Western filmi yapar kowboyculuk oynardık
Sinema filim dizi filim papardık,
Dünyayı bununla oyalardık
Filmlerimize senaryo yazar komplo teorisi kurardık
Filmlerdeki senaryoları gerçek hayata uygulardık
Bu sayede hayatın belirleyicisi olurduk
Demokrasi yapardık,insan haklarını savunurduk
Köpek haklarını savunurduk, öbür tarafta
Çaktırmadan bazı hayvanları deneylerde kullanırdık
Sonrada ilaç devi olurduk
Kanserin ilacını bulup önce zenginler derdik
Kemo terapi uygulardık canım o kadar masraf ,
Yaptık bunlar atılırmı derdik
Evrim yapardık herkesi inandırırdık
Gerçeği ispatlandığı halde inanmaya devam ederdik
Kitaplarımızın baştacı olurdu
Demokrasi'yi başkalarına uygulatır kendimiz istediğimizi yapardık
Hapishanedeki suçluların haklarını savunur
Masumları öldürürdük
Başkalarına otoyol yapmayı teşvik eder
Kendimiz hızlı tren kullanırdık
Herkesin evinde iki televizyon bir bilgisayar olurdu
Marketlerimizde dünyanın en meşhur yiyecekleri bulunurdu
Bütün bunları başara bilmek için sömürgecilik yapmak gerekirdi
Afrikadaki zencileri bir konserve kutusuna dizer gibi gemilerle
aç susuz gemilere bağlayarak onları pislik içinde haftalar süren bir
yolculukla Amerikaya götürüp satmamız gerekirdi.İnkaların soyunu tüketip altın zengini olabilirdik.Amerikayı ele geçirmek için kızıl derililerin soyunu tüketip orda el değmemiş bir ülkenin zenginliğini
harcayıp sonra aç gözlülüğümüzün bitmediği için nerde masum
insan varsa öldürüp de yeni zenginlik peşinde koşardık.
Avruplı olmak budur. En üstün medeniyet diye adlandırdığımız
Avrupa medeniyetini ırkçılıkla yaptığı bunca katliyamla meşru kılmıştır.Aslında hiristiyanlıkta söylenelerin tam tersini yapmışlardır.
doğruyu söylemek gerekirse Avrupalıların eğlencelerini engelleyen her şeyi ortadan kaldırmayı düşünürler.Şu anda Kaliforniya sendromu diye hitap edilen konu bunların yüzyıllardan beri zaten yaşam tarzı.Bunların eğlenceye olan zevkleri yüzünden aile diye bir kurumları kalmamıştır.Bireysellik bencillik ,ahlaksızlık normal sayılmakta demokrasi göstermelik.Kendileri ırkçılıkla bütün kötülükleri yapıp
başka ülkeleri demokrasiyle uyutup bölücülük yapıyorlar.Avrupalının samimiyetine güvenilmez tek başına korkaktır fakat menfaatleri için bir araya anında gelirler .Bizim toplumumuz onları çalışkan bilir ama unutmayalım bunlar bütün zenginliklerini ırkçılık ve sömürgecilikle kazanmışlardır.
EVET İDDA EDİYORUM
kaynak: Şemsi Sarp







































































































































İSTANBUL'UN kültür yaşamına birbirinden güzel eserler kazandıran Cengiz Özdemir, 2006'nın son yazılarından birini şöyle bitirir:" Önce Sunay Akın'a, sonra size duyurayım ki, Yusuf Beyazıt'tan bu müjdeyi de aldım. Ben de size müjdeleyeyim. O mürekkep kabı da, kalem de yerine konulacak!" Yusuf Beyazıt Vakıflar Genel Müdürü... Ama, merak ettiğinizin mürekkep kabı ve kaleminin öyküsü olduğunu biliyorum. Bunun için de sizleri tarihin derinliklerine davet ediyorum... Eskiye, çok eskiye gidiyoruz... Yıl, 1544... Dönemin defterdarı Nazlı Mahmut Efendi, Haliç'in kıyısına bir cami yaptırmaya karar verir. Eyüp semtinin girişinde bulunan bu cami dünyanın en önemli, en güzel ve en özel tapınağıdır!.. Defterdar Camii, uygarlık denilen, aydınlanma denilen satranç oyununun en güçlü taşlarından biridir. Elbette kıymetini bilene, zenginliğini görebilene!.. Her tapınağın en üst noktasında temsil ettiği dinin simgesi vardır. Bu bir kiliseyse çan kulesinde haç, sinagog ise davudi yıldız görülür... Bizim minarelerimizin ucunda ise hilal vardır. İşte, Nazlı Mahmut Efendi'nin yaptırdığı caminin ayrıcalığı da bu konudadır: Bu güzel insan, camisinin en üst noktasına İslam dininin sembolü olan hilali koydurtmaz!.. Evet, yanlış okumadınız, Defterdar Camii'nin aleminde hilal yoktur... Mahmut Efendi, hilal yerine o yılların yazı araç ve gereçleri olan hokka ve de kalem koydurtur!.. Bunun da anlamı şudur: Yeryüzünde en üst noktasına aydınlanmanın, öğrenmenin, gerçeğin izini sürmenin araçlarının konulduğu tek tapınağı biz yaptık! Ben size bir şey söyleyeyim mi; en üst noktasına yazı araç ve gereçlerinin konulduğu bu tapınak Fransa'da, İngiltere'de, İtalya'da ya da dünyanın bir başka ülkesinde olsaydı hepimiz bilirdik!?. Oysa haberimiz bile yok!.. Neden mi?.. Nedeni çok basit: Çünkü yaptıranın adı Mahmut, bu tarihi olayın yaşandığı kent ise İstanbul!.. Tarihi, aktüel olaylarla pişti oynamak için kullanmak yerine, geleceğimizi aydınlatacak ışığın kaynağı olarak görmeli ve o ışığı bir an önce karanlıkta duran insana vermeliyiz. Barbar, saldırgan, katliamcı bir kültür olarak gösterilmemizde en önemli paylardan biri de, tarihi bir satranç oyunu yerine dama olarak algılayışımız ve günlük olayların sığ sularına malzeme yapma alışkanlığımızdır. Günümüzün yazı araç ve gereçleri bilgisayar, klavye ve maustur... Bunları kucağınıza alıp, yapılmakta olan yeni bir caminin yanına gitsenize!.. Ve de sıkıysa, oradaki görevlilere minarenin üstüne hilal yerine bunları koymak istediğinizi söyleyin!.. Cengiz Özdemir'in müjdesi, 2006'nın son günlerindeki en önemli haberdir. Bizler, yarınımızı aydınlatacak olan zenginliğin hisse senetlerinde değil, hissi senetlerde olduğu gerçeğini kavramadıkça, daha çok köşeye sıkıştırılır, çözümü dama oyuncularında arama gafletine daha çok düşeriz. Mahmut Efendi'nin kalemi fırtınalı bir havada düşer ve kırılır... 1990'ların başında hokka yerinde durmaktaydı... Ama, o da fırtınalı bir havada hokkanın akıbetine uğrar... Hokka ve kalemin yerine konulacak olması, 2010 yılında Avrupa'nın kültür kentlerinden biri olan İstanbul için doğru bir başlangıçtır. Evet, o hokka ve kalemi büyük bir törenle yerine koymalı ve tüm dünyaya İstanbul'da 2010 yılında yapılacak kültür etkinliklerinin hazırlıklarını bu değerlere sahip çıkarak başlattığımızı duyurmalıyız. Unutmadan; Defterdar Camii'nin bahçesinde bulunan Mahmut Efendi'nin mezarı da bakımsız ve mezar taşı da kırıktır. Yılların yorgunluğunu taşıyan Defterdar Camii'nin de iyi bir bakıma ihtiyacı vardır. Ben, yıllarca bunu anlatır ve yazarım... Umudum sende Cengiz Özdemir!.. O hokka ve kalemi yerine koymaya senin kollarının uzunluğu yeter. Bunun için sana omuz vermek büyük bir onurdur benim için...