>
free counter

BiOGRAFIE VON SEMSI BOZAN-SARP

                                                                                        

       
BiOGRAFIE VON SEMSI BOZAN-SARP
 

Semsi Bozan

 wurde in der an einem schönen farbigen Tag in der Turkei gebohren.

Die Eltern sind Mehmet und Meryem Bozan, der Vater war Bauunternehmer die Mutter eine begabte Künstlerin.1972 ist sie mit fünf jahren nach Deutschland/Gelsenkirchen umgezogen, und ist hier zu Schule gegangen.Dort begann sie die Grundschule an der Wannerstrasse. Da sie sehr begabt in Kunst war erkannte ihre damalige Lehrerin Hannelore Nicolussi ihr Potential und förderte sie.

Danach ging sie zur Emmaschule, dies war die Zeit wo sie ihre künstlerische Seele verlor. Nach der Schule Heiratete sie mit dem Vermessungsingenieur Mehmet Sarp, und ging wieder zurück in die Türkei.Sie lebte eine Zeit lang in Tatvan wo sie wieder ihrem Herz folgte und mit Ölmalerei anfing.

Dies war eine schwere Zeit da sie im Osten der Türkei lebte, Sie wurde Mutter von 2 Kindern. 1989 ist sie dann endlich nach Aydin umgezogen und hat hier sehr viel an Zeit, in die Malerei gesteckt.In dieser Zeit machte Sie ihr Abitur und vertiefte ihre Arbeit.Sie besuchte danach das Kunstmuseum in Aydin und gab dort auch interessierten Kunstliebhabern Unterricht in Ölmalerei.Im Museum wurden ihre Werke auch ausgestellt.

Heute werden ihre Werke in vielen Ausstellungen gezeigt, und auf dem Mark7 sehr hoch gehandelt. Mitlerweile zählt Sie zu den führenden Köpfen in der Kunstbranche.

             

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Mehmet Ruhi Arel Biografisi

 


1880- Galatalı Halil İlhami Efendi’nin oğlu, Kâdiri Şeyhi Hacı Ali Baba’nın torunu Mehmet Ruhi, İstanbul’un Galata semtinde dünyaya gelir.

1900- Bahriye Mektebi ve Harbiye sınıfında sürdürdüğü eğitimini tamamlar. İnşaiye sınıfından mühendis subay olarak mezun olur ve Bahriye Mektebi resim öğretmenliğine atanır.

1900-1909- Sanayi-i Nefis Mektebi’nde eğitim görür. 1909 yılında bu kurumdan birincilikle mezun olur. Bahriye Mektebi’nden arkadaşı Hikmet Onat ile olan dostluğu bu yıllarda pekişir ve yaşamları boyunca sürer.

1905- F.Muzaffer Neyzi Hanım ile evlenir. Bu evlilikten iki oğlu olur. Büyük oğlu Şemsi Arel, küçük oğlu Orhan Arel ve gelini Maide Arel de daha sonraki yıllarda sanat hayatına atılırlar.

1909- Yüzbaşı rütbesindeyken Bahriye Mektebi’nden istifa eder.

1909- Halife Abdülmecit’in desteğiyle kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin kurucu üyeleri arasında yer alır. Bu cemiyetin yayın organı olan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi’ne yazılar yazar.

1910- Yurtdışında sanat eğitimi için açılan sınavı kazanır ve devlet bursuyla Paris’e gider.

1910-1914- Paris Güzel Sanatlar Okulu’nda Fernand Cormon atölyesinde çalışır.


Leblebici, 1929

Tual / Yağlıboya
101 x 75 cm.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Sanayi-i Nefise Mektebi’nde 1914 Kuşağı sanatçılarının hocaları olan Valeri ve Zarzecki’nin ilgilendiği konular arasında satıcılar, dilenciler gibi çeşitli tipler bulunmaktaydı. Alışılagelinen şey, bu konunun Oryantalist bir tavırla sunulması. Ama Mehmet Ruhi öyle yapmıyor; zeminde tuşlar halinde boya kullanımına yer veren sanatçı, arka planda yer alan bahçe duvarını da sarıya boyayarak yine kompozisyonunun temeline ışık sorununu koyuyor. Arka planda yer alan bahçe duvarının ve konutun yüzeyindeki yatay hatlar ile bahçe kapısı ve konutun pencerelerinin düşeyliği, diğer yanda akademik bir anlayışı temsil ediyor. Ortadaki leblebici figürü ise sanki bu iki anlayışı dengelemek için sonradan kompozisyona eklenmiş izlenimini veriyor. Arka plan ile ilişkisi tam olarak ayarlanmamış olup adeta ayakta duran figür, Mehmet Ruhi’nin Bahriye Mektebi’ndeki öğrencilik yıllarından beri perspektifi bildiği ve daha sonra bu kurumda perspektif öğretmenliği yaptığı düşünülecek olursa, eksik bilgi değil de bilinçli bir tercihmiş gibi görünmekte.


1914- I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi üzerine Avrupa’daki ressamlarımızın bursları kesilir ve Mehmet Ruhi de bu nedenle yurda döner. Yeniden Bahriye Mektebi’nde resim öğretmenliği yapmaya başlar. Mehmet Ruhi’nin daha sonra öğretmenlik yaptığı kurumlar arasında Kabataş Erkek Lisesi, Çapa Kız Öğretmen Okulu, Sanayi-i Nefise Mektebi ve Üsküdar Öğretmen Okulu bulunmaktadır.

1916- Galatasaray Sergisi’ne “Çanakkale Muhaberatından” (3 adet), “Çanakkale’ye Ait Bir Abide”, “Uhud-u Atika’nın İlgisi” ve “Çanakkale Muhaberatı Safahatından” adlı tablolarıyla katılır.

1917- Enver Paşa’nın girişimiyle açılan Şişli Atölyesi’ne katılır. İbrahim (Çallı), Hikmet (Onat), Namık (İsmail), Sami (Yetik), Ali Sami (Boyar), Ali Cemal (Ben’im) gibi sanatçıların da bulunduğu atölyede savaş karşıtı tablolar yapılarak milli duygular harekete geçirilmeye çalışılır.

Kadın Portresi

Mehmet Ruhi’nin yine klasik disiplinde bir portresi. Yine koyu renkli fon, bu kez yarım profilden sayılabilecek bir portre ve yine kompozisyonun odağını oluşturan detaylar. Ancak bu kez detayların seçiminde geleneksel bir anlayış görülüyor: Osmanlı minyatüründe gül koklayan padişah motifleri…


1917- Bu yılki Galatasaray Sergisi’ne Mehmet Ruhi yapıt vermez.

1918- Şişli Atölyesi’nde Harbiye Nezareti’nin siparişi üzerine, Enver Paşa’nın poz verdiği ünlü “Balkan Savaşı Şehitleri” adlı tablosunu gerçekleştirir.

1918- Galatasaray Sergisi’ne “Çanakkale’de” (son safha), “Etüd”, “Triptik” ve “Yazmacı Kadın” tablolarıyla katılır.

1919- “Kağıthane Dönüşü”(suluboya), “Gurupta Köprü Üstü” (suluboya), “Sabah Namazında Dua”, “Tuvalet Yapan Türk Hanım” adlı tabloları bu yılki Galatasaray Sergisi’nin başyapıtları arasındadır.

1920- “Galatasaray Sergisi’ne “İkindi Namazından Sonra”, “Yağkapanı İskelesi” (suluboya), “Haliç’te Gurup” (suluboya) tablolarıyla katılır.

1921- Bu yılki Galatasaray Sergisi’ne katılmaz.

1922- İstanbul Valisi Ali Haydar Bey’in himayesinde kurulan Çemberlitaş’taki Serbest Resim Atölyesi’nin daimi hocası olur. Atölyenin aynı yıl yayınlanan genel programı Türk resminin temel taşlarından birini oluşturur.

1922- Galatasaray Sergisi’ne bugün Mimar Sinan Üniversitesi İstanbul Resim Heykel Müzesi’nde “Uyuyan Ana ve Çocukları” adıyla yer alan “Hicretzede Bir Valide”,”Eski Türk Güzelliği” ve “Gergef İşlerken” adlı tablolarını sergiler.

1923- “26 Ağustos Sabahı”, “……..”, “Bir Zeybek”,”Haliç’te Bir Gurup”, “Bir İhtiyar Köylü” adlı yapıtları Galatasaray Sergisi’nde teşhir edilir.

Bağ Dönüşü (Baküs Eskizi), 1914

Mukavva / Yağlıboya
28 x 39 cm.

MSÜ İRHM

Euripides’in Bakkha’lar tragedyası, eski Yunanistan’da Dionysos dininin İncili sayılmaktaydı. (Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1997, s.91) Bağcılık ve şarap tanrısı Dionysos, kıta Yunanistan’ına dışarıdan gelme bir tanrıydı. Yabancı ve Helen Pantheonu’na aykırı bir tanrı. Yunan uygarlığı bu tanrıyı benimsemekte güçlük çekmişti ve tüm efsaneler de tek bir motif üzerine kuruluydu: Tepki ve direnç. (Azra Erhat, a.g.k., 94) Tepki ve direnç, bu tablonun gerçekleştirildiği 1914 yılı dolaylarında Anadolu insanının da içinde bulunduğu durumdan kurtuluşunu sağlayabilecek kavramlardı. Mehmet Ruhi’nin kimi yapıtlarında alegorilerden yararlandığını biliyoruz ve bu resmin geri planını okuduğumuzda tepki ve direnç kavramlarının yanısıra, üretim kavramını da bulabiliyoruz. Dolayısıyla Anadolu kültüründen çıkan ve Batı resmi geleneğinin temel motiflerinden birini oluşturan Baküs teması Mehmet Ruhi’de bambaşka alegorilerle yüklenmiş bir biçimde karşımıza çıkıyor.


1924- Sanayi-i Nefise Mektebi’nde Fenn-i Menazır (perspektif) derslerini vermeye başlar. Ancak okulun yönetimiyle uyuşamayan Mehmet Ruhi, kısa süre sonra bu kurumdan ayrılır. Daha sonraki dönemlerde bu görevine döndüyse de yine kısa bir süre sonra kurumla olan ilişkisini keser.

1924- Bu yılki Galatasaray Sergisi Mehmet Ruhi açısından bir hayli verimlidir. Olumlu eleştirilerin arttığı bu sergide “Haliç’e Doğru Bir Akşam Gurubu”, “Haliç’e Doğru Bir Kış Sabahı”, “Haliçte Bir Gurup”, “Ankara’da Ulucanlar’da Bir Mahalle”, “Ankara’da Ulucanlar’da Bir Sokak”, “Ankara’da Hisariçi’nde Bir Sokak”, “Ankara Hacı Bayram Cami-i Şerifi”, “Ankara Hacı Musa Cami-i Şerifi”, “Uyuyan Kedi”, “Ankara’da Makarr-ı Hükümet Alanı’nda Fener Alayı” adlı tabloları sergilenir. Bu sergide yer alan resimlerde Ankara görünümlerinin ağırlıkta olması, sanatçının bir süre Ankara’da bulunduğunu düşündürür.

1925- Bu yılki Galatasaray Sergisi’ne “Loğusa Anne”, “Haliç’te Gurup”, “Kasımpaşa İskelesi”, “Yeşil Camii Bursa”, “Yeşil Medresesi Bursa”, “Ulu Camii Meydanı Bursa” ve “Bursa’nın Manzarası” tablolarıyla katılır. Görünüşe bakıldığında sanatçı bu yıl da bir Bursa seyahati yapmış olmalıdır. “Loğusa Anne adlı tablosu Akademi koleksiyonundan İstanbul Resim Heykel Müzesi’ne ve oradan da Balıkesir Güzel Sanatlar Galerisi’ne geçecektir.

1926- Galatasaray Sergisi’nde “Ramazan Gecesi”, “Gülhane Parkı Fıskiyeli Havuz”, “Fatih Parkı Akşam”, “Kağıthane”, “Kasımpaşa İskelesi”, “Nur-ı Osmaniye Çiçek Bahçesi”, “İlkbahar” “Bizim Ev”, “Kuşkondu” tabloları sergilenir.

1927- Bugün İstanbul Atatürk Müzesi’nde bulunan “Gazi Hazretlerinin İstanbul’a Teşrifi” tablosunun yanısıra “Hudut Bekçileri”, “Erenköy İstasyonu”, ve “Kasımpaşa’da Bir Kış” adlı tablolarıyla Galatasaray Sergisi’ne katılır.

1928- “Yazmacı Kadın”, “Kağıthane”, “Liman”, “Kaba………”, “Haliç’te Gurup”, “Askeri Müze”, “Yağmurlu Hava” tabloları Galatasaray Sergisi’nde yer alır.

1929- Bu yılki Galatasaray Sergisi’nde yer alan yapıtlarının sadece manzaralar olduğu görülür: “Kar” , “Sapanca”, “Geyva Boğazı”, “Sakarya”.

1930- Mehmet Ruhi manzaralarını sergilemeye bu yıl da devam eder: “Silahdarağa Elektrik Fabrikası”, “Bebek Koyu”, “Haliç’te Gurup” bu yılki Galatasaray Sergisi’nde teşhir edilir.

1931- Galatasaray Sergisi’ndeki yapıtlarında azalma gözlenir. Hatta şayet aynı isimli tablolar değilse, yeni bir eserinin olmadığı da düşünülebilir. “Gurup (Haliç)” ve “Gurup (Sapanca, Kış)” tabloları ile katıldığı sergi, yaşarken katıldığı son sergi olur.

1931- 14 Ekim- Üsküdar Öğretmen Okulu’nda resim öğretmenliği yaptığı bu dönemde, Pertev Boyar’a göre “fazla çalışması dolayısıyla vefat eder.” (Pertev Boyar, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti Devirlerinde Türk Ressamları, İstanbul, 1948, s.143.) Kasımpaşa Kulaksız Aile Kabristanı’na gömülür.

1932- Bugün Mimar Sinan Üniversitesi İstanbul Resim Heykel Müzesi’nde bulunan “Taşçılar” tablosu Galatasaray Sergisi’nde, sanatçıyı anmak anlamında teşhir edilir.

Hilal-i Ahmer’e Yardım, 1915 (Ayrıntı)

Tual / Yağlıboya
38 x 46 cm.

MSÜ İRHM


Erenköy, 1927

Tual / Yağlıboya
65 x 79,5 cm.

Erenköy, Mehmet Ruhi’nin İzlenimci disipline tümüyle sadık kalarak gerçekleştirdiği ender yapıtlarından biri. Sanatçı, daha önceki resimlerinde görüldüğü gibi, yer yer İzlenimci teknikten yararlandığı kimi yapıtlarında figüre de eşit oranda önem vermekteydi. Böylelikle çalışmaları ne tümüyle akademik ne de tümüyle İzlenimci olarak nitelendirilebiliyordu. Kağıthane gibi bir mesire yeri olan ve bu yönünü Cumhuriyet’in ilk yıllarında da koruyan Erenköy görünümünde Mehmet Ruhi, figürlerini 1914 Kuşağı sanatçılarının benimsediği açık hava resmi geleneğine uygun bir anlayışla siluetler halinde sunmakta ve bu yönüyle de en çok çağdaşı Nazmi Ziya’ya yaklaşmakta.

Çanakkale Zaferi Triptiği (Ayrıntı)

Tual / Yağlıboya
130 x 223 cm.

Soldaki panel, savaş sonrasını tasvir etmekte. Savaş bitmiş, yıkımlar olmuş, çünkü grup bu kez harap olmuş bir mimarinin önünde yer alıyor. (Batı resminde harabeyle, İsa’nın Doğumu’nu betimleyen sahnelerde sıkça karşılaşılır. Sanatçı burada İsa’nın doğumu şemasını yeni bir ulusun doğumu şemasına uyarlamış görünüyor.) Sahne, savaştan dönen askerin karşılanması sahnesi. İki kişinin birbirine sarılması (Bu Giotto’nun da ifade oluşturmak adına kullandığı bir taktik.) ve geride kollarını açmış bekleyen çocuk ile ifade vurgulanırken buna, arka taraftan ellerinde Türk bayrağı ile gelen bir grup da katılmakta. En arkadaysa göze çarpan caminin, ön plandaki sivil yapının harap haline karşın ayakta olması da Mehmet Ruhi’nin
 
Çanakkale Zaferi Triptiği (Ayrıntı)

Tual / Yağlıboya
130 x 223 cm.

Triptiğin sağ ve soldaki iki kanadı, Giotto’nun Assizi- St. François Katedrali’ndeki St. François’nın yaşamından kesitler sunan resimlerindeki düzenlemeleri anımsatmakta. Ayrıntıda görülen sağdaki kanatta tahrip olmuş bir mimari yapı (Giotto’da yıkık ya da tahrip olmuş yapı daima kilisedir.) ve onun önündeki küçük grup savaşa giden askerin (mavi giysili figür) yakınlarıyla vedalaşmasını göstermekte.

Kapat 
Atatürk’e İstikbal (Karşılama), 1927 (Ayrıntı)

Tual / Yağlıboya
Ankara RHM

 


Yorum (yok) Yorum yaz!

Şeker Ahmet Paşa RESİMLERİ VE HAYATI

ŞEKER AHMET PAŞA

 


Osmanlı'nın bürokratik bir toplum olmasının doğal bir sonucu olarak, 19. yüzyılda asker kökenli ressamlar ağırlıkta olmuş; Batı anlayışındaki yeni resmin güçlü temsilcileri ise Paris'e gönderilenler olmuştur. Avrupa'ya sanatsal bir etkinliğe katılmak üzere giden ilk Türk padişahı olan ve birçok Avrupalı sanatçıyı sarayına davet ederek saray koleksiyonu için tablolarını alan Abdülaziz [4] döneminde (1861-1876) Paris'e gönderilen Ahmet Ali Paşa (Şeker Ahmet) ve Süleyman Seyyid, Fransa'da, İzlenimcilik öncesi akademik anlayıştan etkilenmiş; natürmortlar ve diğer asker

 

 

Manzara, 1870’ler

Tual / Yağlıboya
43 x 61 cm.

Özel Koleksiyon

Osmanlı’da, Batılılaşma döneminde askeri okullara konulan perspektif dersleri, resim sanatını başlatan etkenlerden biridir. Eğitimleri sırasında, padişahın mal varlığını belgelemek amacıyla fotoğraftan resim yapan bu öğrenciler-ki Türk Primitifleri olarak anılırlar-resimlerine düşsel bir atmosfer eklemişlerdir. Bu resimlerdeki şiirsel, manevi güzellik anlayışı, doğada var olan her şeyin aynı ölçüde güzel olduğunu öne süren tasavvuf düşüncesiyle de ilişkilendirilebilir, şüphesiz.

ressamlardan farklı tutulması gereken bir anlayışta manzaralar yapmışlardır. Her ikisi de, akademik bir eğitim almalarına rağmen figür ressamı olmamış; Türk resminde etik boyutu da içeren figürlü anlatımın ve portreciliğin öncülüğünü yapan kişi, aslında Paris'e hukuk eğitimi için gönderilen Osman Hamdi Bey olmuştur.

Osman Hamdi Bey'in asıl önemi, artık "estetik amaçlı" eğitimin verildiği bir kuruma ihtiyaç duyulduğunu anlayarak, 2 Mart 1883 tarihinde Sanayi-i Nefise-i Mektebî Âlisi'ni hayata geçirmesidir. Osman Hamdi Bey öncesinde de böylesi bir girişim yok değildir. 1874 yılında P.D. Guillemet, Abdülaziz'in izniyle Pera'da, Kalyoncu Kulluğu mevkiinde bir resim okulu açmıştır. Daha çok azınlıkların devam ettiği bu okulu, Osman Hamdi Bey'in girişimleriyle kurulan Sanayi-i Nefise-i Mektebî Âlisi izlemiştir. Bu kurumun ilk müdürü olan Hamdi Bey, her ne kadar yıllar sonra Ali Sami (Boyar), "…Ressamlar da az acınacak halde değillerdi. İstanbul san'at âlemine mekteple beraber doğan, mekteple beraber ihtiyarlıyan M.Valeri tamamen alaydan yetişme bir ressamdı (…) Merhum Hamdi Bey bilmem onun nesini beğenmiş te mektebe hoca almıştı…" [5] eleştirisinde bulunsa da, çağdaşlarının figürü tercih etmemeleri ve figür çiziminin yapılmadığı bir akademinin "akademi" olarak nitelenemeyecek olması nedeniyle, kadroda azınlık hocalara görev vermiştir.
                                         

Ormanda Karaca, 1886-87

Tual / Yağlıboya
136,5 x 101 cm.

Özel Koleksiyon

Bildiğimiz gibi, Şeker Ahmet de Harbiye çıkışlıdır. Paris’e gittiğinde Gérôme ve Boulanger’nin akademik eğitiminden geçmiştir geçmesine ama o daha ziyade o yılların Paris’inde akademik anlayışın dışında kalan, Barbizon Okulu’nun etkisinde kalmış; Barbizon okulunun romantik tabir edilebilecek manzara anlayışı doğrultusunda resimler yapmıştır. Barbizon Okulu’nun etkilerini en çok yansıtan resimleri “Orman” konulu resimleridir. Teknik açıdan “dört dörtlük” resimler değildir elbette bunlar; ama Şeker Ahmet Paşa’nın resimlerini deyiş yerindeyse “gizemli kılan” da bu “yetersizliği” olmuştur.


Kuşkusuz, bu dönemde sanat ortamının şekillenmesinde katkıda bulunan bir diğer unsur, sergilerdir. Amacı her ne olursa olsun, askeri okulların programlarına alınan resim dersleri, 1832 yılında İstanbul'da yayınlanmaya başlayan ilk Türkçe gazete olan Takvim-i Vekayi ve sonrasında yayınlanan gazetelerde sanat konularına yer verilmiş olması, toplumun ilgisini çekme amaçlı sergilerin düzenlenmesine yol açmıştır [6]. 28 Aralık 1845'te Orecker adlı bir manzara ressamı sarayda bir sergi düzenlemiş; [7] 1863 yılındaki Sergi-i Osmanî'de resim için de bir köşe ayrılmış; 27 Nisan 1873'te ve 1 Temmuz 1875'te Şeker Ahmet Paşa tarafından düzenlenen sergilerle de [8] sanat piyasasının olmasa bile, sanat ortamının temelleri oluşturulmuştur. Bundan sonra, 1876'da Guillemet'nin akademisinde öğrenci çalışmaları sergilenmiş; 1880-1'de azınlıkların kulübü Club de l'ABC (Elifba Kulübü) iki sergi düzenlemiş; [9] bunları 1882-3'te Cormona adlı ressamın sergisi ve İtalyanların balmumu heykel sergisi izlemiştir. [10] 1883 sonrasında her yıl, Sanayi-i Nefise Mektebi'nde yıl sonu sergisi açılmış; Abdullah Biraderlerin fotoğraf atölyelerindeki sergiler, Beyoğlu Passage Orientale sergileri, 1901-03 arasında düzenlenen Salon sergileri, bu zincirin halkalarını oluşturmuştur.

Yirminci yüzyılın başına gelindiğinde, sanat ortamının bir nebze de olsa renklendiği ve henüz İstanbul dışına çıkılamasa da saray dışına çıkılabildiği gözlemlenmektedir. Bunda II. Meşrutiyet'in (1908) getirmiş olduğu ortamın yadsınamaz katkıları olmuştur. Bu dönem, romanların da konu edindiği yanlış Batılılaşma hareketlerine sahne olmuşsa da, yanlış ya da doğru Batılılaşma, sarayın tekelciliğine son vermiş ve buradan akımlaşmalara varılarak bir Türk Resim Sanatı Tarihi oluşturulmuştur.

II. Meşrutiyet ile ivme kazanan çıkışlar, 1909 yılında, Halife Abdülmecid'in manevi koruyuculuğunu yapmış olduğu, [11] Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin kurulmasını sağlamıştır. 20 Kanunusani (Ocak) 1911 ile Temmuz 1914 arasında yayınlanan ve on sekiz sayıdan oluşan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi, cemiyetin yayın organı olmuş; "amaçları, Osmanlı ülkesinde ressamlığın ilerlemesi ve ressamların geleceklerini garanti altına alacak koşulların sağlanması" [12] olan bu cemiyet farklı adlarla günümüze kadar gelmiştir. "Cemiyetin düzenlediği ilk ve tek büyük sergi, 1916 yılında açılan Galatasaray Sergisi'dir. Cemiyetin yazlık Galatasaray sergileri daha küçük boyutlardadır ve 1919 yılından sonra düzenlenmiş olan beş sergi, Türk Ressamlar Cemiyeti tarafından düzenlenmiştir." [13]

Hüseyin Zekai Paşa'nın yaşadığı 19. yüzyıl ortalarından 20. yüzyıl başında 1914 Kuşağı (Çallı Kuşağı) dönemine dek sanat alanındaki gelişmeler yukarıdaki gibi özetlenebilir. Görüldüğü gibi, 1850 sonrasında, imparatorluğun tek sanat merkezi durumundaki İstanbul'da, sanatla ilgilenen farklı kesimlerin ve mesenlerin, sanatçı atölyelerinin varlığı, basının ve eğitim kurumlarının rolü, askeri ve sivil okullardaki sanat eğitimi, sanatçıların yurtdışında almış oldukları sanat eğitimi, sanatçıların kişisel eğilimleri, Pera'da yerleşmiş Levantenler'in, Türkiye'ye gelen ve burada çalışan yabancı sanatçıların katkısı ile oluşan sanat çevresinde oldukça karmaşık bir alt yapı, Germaner'in deyişiyle "bir kaos" izlenmektedir. [14] Yukarıda da değinildiği gibi, bu dönemde Avrupa'da eğitim gören sanatçıların yapıtlarında, aldıkları akademik eğitimin de etkisiyle figür ön plana çıkmaktadır. Gerek Paris'te Jean Leon Gérôme atölyesinde eğitim gören Osman Hamdi Bey, gerek Gérôme ile Courtois atölyelerinde çalışan Halil Paşa portrelere ve figürlü kompozisyonlara yer verirken; Alexandre Cabanel atölyesinde çalışan Süleyman Seyyid Bey ve Gustave Boulanger ile Gérôme atölyelerinde eğitim gören Şeker Ahmet Paşa, figürü ikinci plana itmeyi ve daha ziyade manzaralar ve natürmortlar ortaya koymuştur.

 

 

 


Osmanlı'nın bürokratik bir toplum olmasının doğal bir sonucu olarak, 19. yüzyılda asker kökenli ressamlar ağırlıkta olmuş; Batı anlayışındaki yeni resmin güçlü temsilcileri ise Paris'e gönderilenler olmuştur. Avrupa'ya sanatsal bir etkinliğe katılmak üzere giden ilk Türk padişahı olan ve birçok Avrupalı sanatçıyı sarayına davet ederek saray koleksiyonu için tablolarını alan Abdülaziz [4] döneminde (1861-1876) Paris'e gönderilen Ahmet Ali Paşa (Şeker Ahmet) ve Süleyman Seyyid, Fransa'da, İzlenimcilik öncesi akademik anlayıştan etkilenmiş; natürmortlar ve diğer asker ressamlardan farklı tutulması gereken bir anlayışta manzaralar yapmışlardır. Her ikisi de, akademik bir eğitim almalarına rağmen figür ressamı olmamış; Türk resminde etik boyutu da içeren figürlü anlatımın ve portreciliğin öncülüğünü yapan kişi, aslında Paris'e hukuk eğitimi için gönderilen Osman Hamdi Bey olmuştur

.

Ormanda Karaca, 1886-87

Tual / Yağlıboya
136,5 x 101 cm.

Özel Koleksiyon

Bildiğimiz gibi, Şeker Ahmet de Harbiye çıkışlıdır. Paris’e gittiğinde Gérôme ve Boulanger’nin akademik eğitiminden geçmiştir geçmesine ama o daha ziyade o yılların Paris’inde akademik anlayışın dışında kalan, Barbizon Okulu’nun etkisinde kalmış; Barbizon okulunun romantik tabir edilebilecek manzara anlayışı doğrultusunda resimler yapmıştır. Barbizon Okulu’nun etkilerini en çok yansıtan resimleri “Orman” konulu resimleridir. Teknik açıdan “dört dörtlük” resimler değildir elbette bunlar; ama Şeker Ahmet Paşa’nın resimlerini deyiş yerindeyse “gizemli kılan” da bu “yetersizliği” olmuştur.


Osman Hamdi Bey'in asıl önemi, artık "estetik amaçlı" eğitimin verildiği bir kuruma ihtiyaç duyulduğunu anlayarak, 2 Mart 1883 tarihinde Sanayi-i Nefise-i Mektebî Âlisi'ni hayata geçirmesidir. Osman Hamdi Bey öncesinde de böylesi bir girişim yok değildir. 1874 yılında P.D. Guillemet, Abdülaziz'in izniyle Pera'da, Kalyoncu Kulluğu mevkiinde bir resim okulu açmıştır. Daha çok azınlıkların devam ettiği bu okulu, Osman Hamdi Bey'in girişimleriyle kurulan Sanayi-i Nefise-i Mektebî Âlisi izlemiştir. Bu kurumun ilk müdürü olan Hamdi Bey, her ne kadar yıllar sonra Ali Sami (Boyar), "…Ressamlar da az acınacak halde değillerdi. İstanbul san'at âlemine mekteple beraber doğan, mekteple beraber ihtiyarlıyan M.Valeri tamamen alaydan yetişme bir ressamdı (…) Merhum Hamdi Bey bilmem onun nesini beğenmiş te mektebe hoca almıştı…" [5] eleştirisinde bulunsa da, çağdaşlarının figürü tercih etmemeleri ve figür çiziminin yapılmadığı bir akademinin "akademi" olarak nitelenemeyecek olması nedeniyle, kadroda azınlık hocalara görev vermiştir.

Kuşkusuz, bu dönemde sanat ortamının şekillenmesinde katkıda bulunan bir diğer unsur, sergilerdir. Amacı her ne olursa olsun, askeri okulların programlarına alınan resim dersleri, 1832 yılında İstanbul'da yayınlanmaya başlayan ilk Türkçe gazete olan Takvim-i Vekayi ve sonrasında yayınlanan gazetelerde sanat konularına yer verilmiş olması, toplumun ilgisini çekme amaçlı sergilerin düzenlenmesine yol açmıştır [6]. 28 Aralık 1845'te Orecker adlı bir manzara ressamı sarayda bir sergi düzenlemiş; [7] 1863 yılındaki Sergi-i Osmanî'de resim için de bir köşe ayrılmış; 27 Nisan 1873'te ve 1 Temmuz 1875'te Şeker Ahmet Paşa tarafından düzenlenen sergilerle de [8] sanat piyasasının olmasa bile, sanat ortamının temelleri oluşturulmuştur. Bundan sonra, 1876'da Guillemet'nin akademisinde öğrenci çalışmaları sergilenmiş; 1880-1'de azınlıkların kulübü Club de l'ABC (Elifba Kulübü) iki sergi düzenlemiş; [9] bunları 1882-3'te Cormona adlı ressamın sergisi ve İtalyanların balmumu heykel sergisi izlemiştir. [10] 1883 sonrasında her yıl, Sanayi-i Nefise Mektebi'nde yıl sonu sergisi açılmış; Abdullah Biraderlerin fotoğraf atölyelerindeki sergiler, Beyoğlu Passage Orientale sergileri, 1901-03 arasında düzenlenen Salon sergileri, bu zincirin halkalarını oluşturmuştur.

Ormanda Yol, 1906

Tual / Yağlıboya
130 x 88,5 cm.

MSGSÜ İRHM

Yirminci yüzyılın başına gelindiğinde, sanat ortamının bir nebze de olsa renklendiği ve henüz İstanbul dışına çıkılamasa da saray dışına çıkılabildiği gözlemlenmektedir. Bunda II. Meşrutiyet'in (1908) getirmiş olduğu ortamın yadsınamaz katkıları olmuştur. Bu dönem, romanların da konu edindiği yanlış Batılılaşma hareketlerine sahne olmuşsa da, yanlış ya da doğru Batılılaşma, sarayın tekelciliğine son vermiş ve buradan akımlaşmalara varılarak bir Türk Resim Sanatı Tarihi oluşturulmuştur.

II. Meşrutiyet ile ivme kazanan çıkışlar, 1909 yılında, Halife Abdülmecid'in manevi koruyuculuğunu yapmış olduğu, [11] Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin kurulmasını sağlamıştır. 20 Kanunusani (Ocak) 1911 ile Temmuz 1914 arasında yayınlanan ve on sekiz sayıdan oluşan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi, cemiyetin yayın organı olmuş; "amaçları, Osmanlı ülkesinde ressamlığın ilerlemesi ve ressamların geleceklerini garanti altına alacak koşulların sağlanması" [12] olan bu cemiyet farklı adlarla günümüze kadar gelmiştir. "Cemiyetin düzenlediği ilk ve tek büyük sergi, 1916 yılında açılan Galatasaray Sergisi'dir. Cemiyetin yazlık Galatasaray sergileri daha küçük boyutlardadır ve 1919 yılından sonra düzenlenmiş olan beş sergi, Türk Ressamlar Cemiyeti tarafından düzenlenmiştir." [13]

 

Ormanda Yol, 1906

Tual / Yağlıboya
130 x 88,5 cm.

MSGSÜ İRHM

Hüseyin Zekai Paşa'nın yaşadığı 19. yüzyıl ortalarından 20. yüzyıl başında 1914 Kuşağı (Çallı Kuşağı) dönemine dek sanat alanındaki gelişmeler yukarıdaki gibi özetlenebilir. Görüldüğü gibi, 1850 sonrasında, imparatorluğun tek sanat merkezi durumundaki İstanbul'da, sanatla ilgilenen farklı kesimlerin ve mesenlerin, sanatçı atölyelerinin varlığı, basının ve eğitim kurumlarının rolü, askeri ve sivil okullardaki sanat eğitimi, sanatçıların yurtdışında almış oldukları sanat eğitimi, sanatçıların kişisel eğilimleri, Pera'da yerleşmiş Levantenler'in, Türkiye'ye gelen ve burada çalışan yabancı sanatçıların katkısı ile oluşan sanat çevresinde oldukça karmaşık bir alt yapı, Germaner'in deyişiyle "bir kaos" izlenmektedir. [14] Yukarıda da değinildiği gibi, bu dönemde Avrupa'da eğitim gören sanatçıların yapıtlarında, aldıkları akademik eğitimin de etkisiyle figür ön plana çıkmaktadır. Gerek Paris'te Jean Leon Gérôme atölyesinde eğitim gören Osman Hamdi Bey, gerek Gérôme ile Courtois atölyelerinde çalışan Halil Paşa portrelere ve figürlü kompozisyonlara yer verirken; Alexandre Cabanel atölyesinde çalışan Süleyman Seyyid Bey ve Gustave Boulanger ile Gérôme atölyelerinde eğitim gören Şeker Ahmet Paşa, figürü ikinci plana itmeyi ve daha ziyade manzaralar ve natürmortlar ortaya koymuştur.

 

 

 

 

 


Orman (Detay)


Tual / Yağlıboya
140 x 181 cm.

MSGSÜ İRHM

Berger, resmi inceler; Avrupa’ya döner ama halen sorularının yanıtını bulabilmiş değildir. Taa ki, Heidegger’in, Düşünme Üstüne Söylev kitabının “Bir Dağ Yolunda Düşünmeyle İlgili Konuşma” bölümünü okuyana dek. Burada şöyle bir diyalog geçer: “…ufuğu ufuk yapan şeyle henüz karşılaşılmamıştır. Ufka baktığımızı söyleriz. Bu yüzden bakış alanı açık bir şeydir, ama bu açıklığın bizim bakışımızla bir ilgisi yoktur.” (John Berger, “Şeker Ahmet Paşa ve Orman”,Çev. Cevat Çapan, P Dünya Sanatı Dergisi, S.34, Yaz 2004, s.128.) Bu Heidegger okumasından Şeker Ahmet Paşa’nın resminin uzaklığın yakınına gelmekle ilgili olduğu sonucuna varır John Berger. Doğrudur da, Şeker Ahmet’in resmi, bizi Heidegger’in zaman kavramına götürür düpedüz. Heidegger’e göre, şimdiki zaman ölçülebilen bir zaman birimi değil, var olmanın, var olanın kendisini etkin olarak ortaya koymasının bir sonucudur. Orman ve ormandaki oduncu da böyle değerlendirilebilir nitekim. Oduncu ve katırı bu devasa ormanın içinde ilerlemektedirler ama bu ilerleme hissedilmez pek; daha ziyade zamanın durduğudur hissedilen…

 

 

Orman


Tual / Yağlıboya
140 x 181 cm.

MSGSÜ İRHM

John Berger’ın kafasını kurcalayan, üzerine yazı yazmasına neden olan resimdir “Ormanda Oduncu”. Şöyle diyor John Berger, yazısında: “…Daha bakar bakmaz beni ilgilendirmeye ve aklımı kurcalamaya başladı bu resim. Aslında bilmediğim bir ressamı tanımama yol açması değil, resmin kendisiydi bu ilginin kaynağı.” (John Berger, “Şeker Ahmet Paşa ve Orman”,Çev. Cevat Çapan, P Dünya Sanatı Dergisi, S.34, Yaz 2004, s.124.) Berger, yazısında resmin neden bu kadar inandırıcı olduğu ve Şeker Ahmet Paşa’nın bu resmi nasıl olup da böyle yapabildiği sorularından yola çıkıyor. Şeker Ahmet’in resmindeki renklerin, boya dokusunun, ton değişikliklerinin bir Rousseau’yu, bir Courbet’yi, bir Diaz’ı anımsattığını söylüyor ve ilk bakışta, İzlenimcilik öncesi döneme ait, tipik bir Avrupa resmi olarak görüyor. Ancak resimde bir ağırbaşlılığın olduğunu ve bu ağırbaşlılığın giderek bir özelliğe dönüştüğünü de ekliyor. Bu resmin perspektifini sorgulamaya başlıyor Berger. Şöyle ki: “Resmin perspektifinde, oduncu ve katırıyla resmin sağ üst köşesindeki ormanın sınır çizgisi arasında var olan ilişkide kendini hissettiren oldukça belirgin ve ince bir özellik bu. Sınır çizgisinin hem ormanın en uzak köşesi olduğunu, hem de uzaktaki ağacın (bir kayın ağacı belki) resimde bize en yakın görünen nesne olduğunu görüyorsunuz. Aynı zamanda bizden uzaklaşan ve bize yaklaşan bir ağaç bu.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (22) Yorum yaz!